Ege ve Akdeniz’in Kesişimi: Knidos

Knidos’a doğru ilerlerken, Datça Yarımadası’nın dar ve virajlı yolları, bir yandan uçsuz bucaksız bir deniz manzarası sunarken diğer yandan çam ağaçlarının ferahlatıcı kokusuyla yolculuğuma eşlik ediyordu. Şehre yaklaştıkça, karşımda açılan manzara, adeta bir tablo gibi gözlerimin önüne serildi. Sanki doğa, bu antik kenti korumak için etrafını kendi elleriyle sarmalamıştı.

Knidos’un girişinde, bir yanda derin maviye dalıp giden Akdeniz, diğer yanda Ege’nin sakin suları uzanıyordu. Göz alabildiğine uzanan bu iki denizin, sanki birbirleriyle fısıldaşarak birleştiği noktada durdum. Denizin mavisi, gökyüzünün tonlarıyla yarışır gibiydi; hafif dalgalar, kıyıya vuran yumuşak sesleriyle tarihin derin nefesini hissettiriyordu. Burada, denizin üzerindeki her yansımada, gökyüzünün her tonunda geçmişe bir pencere açılıyordu sanki.

Antik kalıntılar arasında dolaşırken, bir yandan da çevredeki bitki örtüsünün zenginliğine hayran kaldım. Zeytin ağaçları, keçiboynuzu kokusu ve dikenli çalılardan yayılan hafif aromatik kokular, her adımda kendini hissettiriyordu. Tepenin yamacında, renkleri güneşle yanmış taşların arasında yetişen küçük çiçekler, bu tarihi dokuya yaşam katıyordu. Bu çiçeklerin her biri, sanki Knidos’un zengin tarihine tanıklık eden sessiz bekçilerdi.

Limana doğru yürüdüğümde, kayalıkların üzerinde bir an durup ufka baktım. İki limanı birbirinden ayıran dar şeritte, denizin uçsuz bucaksız genişliğiyle birleşen bu alan, bir zamanlar gemilerin demir attığı, tüccarların ve denizcilerin telaşlı adımlarının yankılandığı bir yerdi. Rüzgar, denizin tuzlu kokusunu taşırken, kayaların üzerinde oynayan dalgalarla bir müzik yaratıyordu. Her dalganın sesi, bana Knidos’un kadim fısıltılarını getiriyordu; deniz, yüzyıllardır süren bu ritmiyle sanki şehrin yaşanmışlıklarını anlatıyordu.

Knidos Afroditi’nin efsanesi, buraya gelmeden önce kitaplardan okuduğum bir şeydi, ama tapınağın önünde durduğumda bu hikaye birden canlandı. Burası, bir zamanlar tanrıçanın heykelinin bulunduğu tapınak, dünyanın dört bir yanından insanların onu görmek için geldiği bir hac noktasıydı. Praxiteles’in eşsiz bir ustalıkla yarattığı Afrodit heykeli, güzelliği ve kusursuzluğu ile herkesi büyülemişti. Heykelin tam olarak nerede durduğunu hayal ederken, bir zamanlar buraya gelenlerin, heykelin karşısında yaşadığı hayranlığı hissetmeye çalıştım. O an, sanki ben de onlardan biri olmuş, Afrodit’in büyüsüne kapılmıştım. Heykelin kaybolmuş olması, bu büyünün kaybolduğu anlamına gelmiyordu; sanki Afrodit hâlâ oradaydı, Knidos’un ruhunda yaşıyordu.

Knidos’un tepe noktasından görünen manzara ise nefes kesiciydi. Burada, zamanın durduğunu ve manzaranın büyüsüne kapıldığını hissediyorsun. Sonsuz mavilik, altın sarısı kıyı şeridiyle buluşurken, gözlerini kapatıp sadece dinlemek yetiyor: rüzgarın taşlara dokunuşunu, kuşların uçuşunu, uzaktan gelen deniz seslerini… O an, geçmişin, bugünün ve doğanın uyum içinde dans ettiğini hissetmek, insanı derin bir huzura sürüklüyor.

Bilimle sanatın bu kadar iç içe geçtiği bir yerde, bir diğer önemli figürle, Eudoxus’un izleriyle karşılaşmamak imkansızdı. Eudoxus’un, buraya gökyüzünü daha iyi gözlemleyebilmek için geldiğini bilmek, bu gökyüzüne bambaşka bir anlam katıyordu. M.Ö. 4. yüzyılda, Knidos’ta, Eudoxus’un teleskopları olmasa da gökyüzünü haritalandırdığı ve yıldızların hareketlerini incelediği bu yer, bilimin de tarihine kazınmıştı. 

Güneş saati

Gün batımına doğru, güneş ufka yaklaşırken denizin üzerindeki ışık oyunları daha da belirginleşti. Güneşin turuncu, pembe ve mor renklere büründüğü bu anlarda, Knidos’un taşları bile sanki güneşle parlıyordu. Işık, antik kalıntıların üzerinden süzülerek, denizle kucaklaşıyor, geçmişin ihtişamını bugüne taşıyordu. Burada, her şey, ama her şey, bir masalın parçası gibi görünüyordu; sanki tarihin ve doğanın ortak yarattığı bir şaheserdi Knidos.

Knidos’ta, her adımda farklı bir güzellik, her köşede başka bir detay saklıydı. Bu şehir, sadece bir antik kentten ibaret değil; denizin, taşların ve doğanın birlikte yazdığı sonsuz bir şiirdi. Ve bu şiirin her dizesi, sana binlerce yıl öncesinden bir selam gönderiyordu.

Knidos’tan ayrılırken, bu şehrin taşlarının ve kalıntılarının ötesinde bir hikaye olduğunu biliyordum. Burası, bir zamanlar Afrodit’in güzelliğine hayran olanların, yıldızların izini sürenlerin ve sanatla bilimin ışığında bir araya gelenlerin buluştuğu bir şehirdi. Knidos, sadece bir antik kent değil; geçmişin ve bugünün, sanatın ve bilimin, insanın hayal gücünün ve keşfetme tutkusunun eşsiz bir birleşimiydi. Bu şehrin ruhu, her köşede, her taşta ve her dalgada yaşamaya devam ediyordu.

Boulakrates Çeşmesi
*Yazıda yer alan fotoğraflar şahsıma ait olup 24.09.2024 tarihlidir.