Bir estetik sessizlik üzerine felsefi bir deneme

“Sanat gerçekliğin yalanla kurulmuş bir yankısıdır.”
— Theodor W. Adorno

İnsan gözü gördüğünü sanır. Sanat tarihi de bu sanının parlatılmış, cilalanmış, düzenlenmiş arşividir. Ama felsefe bize şunu öğretir: Görmek, bilmek değildir. Hatta bazı durumlarda görmenin kendisi bir unutuş biçimidir.

Sanat, görünür olanı düzenler; onu anlamlı bir forma sokar. Ancak her düzenleme bir fazlalığı eleyerek, bir başka imkânı dışlayarak gerçekleşir. Dolayısıyla sanat, yalnızca ne gösterdiğiyle değil, aynı zamanda neyi göstermediğiyle, yani neye sessiz kaldığıyla da tanımlanmalıdır. İşte bu yüzden “Sanat neyi unutturur?” sorusu, yalnızca sanata değil; bilgiye, hafızaya ve hakikate dair bir sorudur.

Platon’un Mağarasından Müzeye

Platon’a göre sanat, hakikatin taklididir. Gerçeğin bir kopyasının kopyasıdır. Ona göre sanat tehlikelidir; çünkü bizi görünene mahkûm eder. Bir heykel, bir resim, bir sahne düzeni—bunların tümü yalnızca ideanın gölgesidir. Gerçeğin değil, görünüşün dünyasında geziniriz.

Bu yaklaşımı günümüzün sanat müzelerine taşıdığımızda şunu sorabiliriz: Müzede karşımıza çıkan “hakikat” nedir? Hangi gerçekliği temsil eder? Sanat galerilerinde sergilenen eserler, tarihin hangi sesini taşır; hangi sesini bastırır?

Mağaranın duvarındaki gölgeler, bugünün küratöryel seçimlerinde de mevcuttur. Sanat tarihinin anlatısı, bir hakikat değil, tercihler bütünüdür. Ve bu tercihler içinde çok şey kaybolur: alt sınıflar, kadınlar, sömürgeleştirilmiş halklar, azınlıklar, devrimci biçimler…

Temsilin Ontolojisi: Gösterilmek Ne Anlama Gelir?

Hannah Arendt’in “kamusallık” kavramı, görünür olmakla var olmak arasındaki bağı tartışır. Ona göre bir şeyin varlığı ancak görünürlük ile teyit edilir. O hâlde temsilden dışlanan her şey, ontolojik olarak da yok sayılır.

Bir sanat eseri, neyi merkezine alıyorsa, ona varlık bahşeder. Ama merkez dışında kalanlar, çoğu zaman sadece boşlukla temsil edilir—ya da hiç edilmez. Görselin bir ontolojisi varsa, o da onun neyi görünür kıldığıyla sınırlıdır. Sanat bu anlamda bir ontolojik şiddet aracına dönüşebilir.

Bu yüzden Adorno’nun “Sanat, dünyanın hâlâ yaşanabilir olduğunu fısıldayan bir umuttur” sözü, bir yandan teselli, ama bir yandan da tehdit içerir. Ya sanat bu umudu hak etmiyorsa?

Hafıza ve Unutuş: Nietzsche ile Bakmak

Nietzsche, “Tarihin Yararı ve Zararı Üzerine” adlı denemesinde, unutuşun hayatta kalmanın bir koşulu olduğunu yazar. Her şeyin hatırlandığı bir dünyada yaşamak, mümkün değildir. Ancak Nietzsche’ye göre, unutmak bir savunma değil; bir seçme biçimidir. Bu seçimde güç ilişkileri belirleyicidir.

Sanat, bu bağlamda seçici hafızanın estetik aracına dönüşür. Hafızada kalacak olan, yalnızca hatırlanmasına izin verilen şeydir. Bu da çoğunlukla egemen olanın, yani galibin hikâyesidir.

Bu nedenle soruyu şöyle sormalıyız: Sanat neyi değil, kimi unutturur?

Susan Sontag ile Görselin Ahlakı

“Her görüntü bir yorumdur. O, bir dünya görüşüdür; yalnızca bir pencere değil, bir çerçevedir.”
— Susan Sontag, On Photography

Sontag, görsel temsilin tarafsız olmadığını savunur. Fotoğraf, tablo ya da heykel… Hiçbiri “gerçekliği” göstermez; yalnızca belirli bir bakış açısını sabitler. Her görüntü, bir çerçevedir. Ve çerçeve dışında kalanlar, yok sayılmıştır.

Estetikleştirilmiş acı, en tehlikeli unutuş biçimlerinden biridir. Çünkü seyirlik hâle gelir. Frida Kahlo’nun parçalanmış bedeninde hissettiğimiz yalnızca görsel bir dram değil, bastırılmış bir tarihsel ve kültürel yaradır. Kara Walker’ın siyah siluetlerinde gördüğümüz ise yalnızca kompozisyon değil; bastırılmış bir bağırışın görsel biçimidir.

Sanatın Sessizliğinde Ne Yankılanır?

Sanat tarihi, bir anlamda temsil edilen ile temsil edilemeyen arasındaki çatışmanın tarihidir. Estetik tercihlerle kurulmuş bu tarih, sadece güzeli değil, sessizliği de üretir. Çünkü her temsil, aynı zamanda bir bastırmadır. Her figür, bir gölgeyle çevrilidir.

Sanat, bize bazen ne kadar unutkan olduğumuzu değil ne kadar bilinçli unuttuğumuzu da hatırlatır.

Peki Sanat Neyi Unutturur?

Platon’un idealar dünyasını, Arendt’in kamusallığını, Nietzsche’nin unutuş felsefesini ve Sontag’ın temsil eleştirisini birleştirdiğimizde şunu görürüz:
Sanat, sadece dünyayı temsil etmez; aynı zamanda hangi dünyanın temsil edilmeye layık görüldüğünü de belirler.

Sanatın unutturduğu, yalnızca tarihsel figürler değil; aynı zamanda onların mümkün kıldığı alternatif hakikatlerdir.

Unutmaya Direnen Bakışlar İçin

Bu yüzden sanat tarihine ve eserlere bakarken yalnızca “ne kadar güzel yapılmış” demek yetersizdir. Sormamız gereken soru şudur:

Bu güzelliğin bedeli kim tarafından ödendi?

Estetikleştirilmiş tarih, katlanılabilir bir trajedi yaratır. Oysa sanat, unutturmaya değil, hatırlamaya çağırmalıdır.

(Bu görsel Yapay Zeka ile oluşturulmuştur)

Kaynakça:

  1. PlatonDevlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, MEB Yayınları, İstanbul, 2000.
  2. Hannah Arendtİnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.
  3. Friedrich NietzscheTarihin Yaşam İçin Yararı ve Zararı Üzerine, çev. Ahmet İnam, Say Yayınları, İstanbul, 2003.
  4. Theodor W. AdornoEstetik Kuram, çev. Orçun Türkay, Metis Yayınları, İstanbul, 2018.
  5. Susan SontagFotoğraf Üzerine, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006.
  6. Susan SontagBaşkalarının Acısına Bakmak, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2004.
  7. Jacques RancièreEstetiğin Siyaseti, çev. Işık Ergüden, Metis Yayınları, İstanbul, 2016.